Keşiş Dağı’ndan Uludağ kârhanesine

Antikçağ’da Yunan tanrılarının Olymposdenilen o yüksek tepede oturduğuna inanılırmış. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden itibaren ise keşişlerin inziva mekânı olmuş burası. Osmanlılar Bursa’yı ele geçirdikten sonra buraya Keşiş Dağı adını vermişler. 1925 yılında ise adı Uludağ olarak değiştirilmiş.

       Balkanlar ne kadar özgün bir Türkçe isim ise, Uludağ da aynı derecede özgün ve Türkçebir kavramsallaştırmadır. Keşiş Dağı kavramı yabancıya aidiyeti ifade ederken,Uludağ (ismiyle müsemma) Türk dili ve düşüncesi ile bağı yansıtıyor. Kendi kültürüyle yeniden anlamlandırma işidir bu. İsim değişikliği iyi olmuştur.

       Uludağ’ın kârı

       Bir zamanlar Evliya Çelebi’nin de Cebel-i Ruhbân olarak andığı bu dağ, yeni adıyla (Uludağ);  birçok kişiye soyadı, çeşitli kurum ve etkinlere isim ve mekân olma özelliğiyle Türkiye’nin kültürel ve ekonomik hayatındaki yerini pekiştirmektedir. Uludağ Üniversitesi’nde bir öğretim üyesi olarak, aynı zamanda bilimin evrensel olmakla beraber yereldeki durumun iyi gözlemlenmesiyle gelişeceğine inanarak, Uludağ’ın kârına ilgililerin ve kamuoyunun dikkatini çekmek istiyoruz.

     Bir şeyi diğerinden ayırt ederken, aynı anda ortak yanları da tespit etmek…Tebdil-i mekândaki ferahlık… Göçün/hicretin üretkenlik yaratıcı işlevi…Bunlar, düz kalıpların dışına çıkılmadan kendi gerçekliklerine uygun biçimde anlaşılamaz.

      Meseleyi geniş boyutta sorgulayacak olursak, şöyle sorabiliriz: Siyaset, bürokrasi ve bilim alanlarında yalnızca verili duruma göre iş yapmak nasıl olur? Sınırları zorlamadan, alternatif çözüm yolları aramadan, günü akşam etme yolundan hiçbir yöne sapmadan iş yapmak…

      Tabii olur. İşler alışılageldiği gibi yürür. Ama bu alışılmış çalışma biçimi üretkenliği beraberinde getirmiyorsa, üstelik sahte bir kazanç hissi de yaratıyorsa, bu işte bir yanlışlık var demektir. Bu durumda zihinsel bir hicretgerekli olabilir.

      İnsanı böyle bir duruma düşüren bazen onun aşırılığa varan hırsıdır, bazen de duyarsızlık ve atalet içinde olması. En iyisi, orta yolun tanıklarından olmak.

     Orta yollu olmak, sahte kâr peşinde koşmaktan kurtarır insanı. Bir de ona yeni kapılar açar. Özgün fikirler gelişir orta yollu kişilerde. Bunlar, şu ya da bu ekstrem uçlardaki ( ifrat ve tefrit) ideolojilerin gölgesine sığınmadan, ama sözü edilen farklılıkları gözlemleyip onların tanığı olarak, kendi yollarında yürürler.

     Bu yol engebeli, taşlı, dikenli ve fırtınalı olabilir. İnsanın gerçek kimliği de burada belli olur. Doğu-Batı Divanı’nda ifade edildiği gibi;

      “Çöl sıcağı ve soğuktan geçmeden tanımak

      Mümkün değil insanın ayarını”

             İyilik ve kötülüğün tanığı olmak

      Orta yollu kişi, suya sabuna dokunmayan biri değil, aksine, iyilik ve kötülüğün tanığı olması sebebiyle, sorumluluk üstlenen bir düşünce ve eylem insanıdır.

     Peki, orta yollu insanın güçlü olması için ne gerekiyor? Bu sorunun yanıtını birlikte arayalım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.